Kendini ifade edememe sorunu!

ifadeSon zamanlarda en sık karşılaştığım ‘sorun’ bu; kendini ifade edememek.

Bu sorunu, başka sorunlarla karıştırma gibi ekstra bir sorunumuz var. Daha açıklayıcı olmam gerekirse; etkin iletişim kuramamak, empati kuramamak, bir şeyi doğru ifade etme şeklini seçememek vb. iletişimden kaynaklı, etkileşim sorunlarıyla karışıyor.

Bir kırtasiyeye girip, kalem istediğinizde, kalem alıyorsanız, kendinizi ifade etme sorununuz yoktur.

Ha, belki, sorunu doğru anlama ve sorun olduğunu düşündüğünüz şeyi ifade etme sorunu varsa, ona bir şey diyemeyeceğim.

Çok doğal ki, anlaşılmak istiyoruz. Ve gene, bunun için çok az bir bedel ödeyerek anlaşılmak istiyoruz.

Anlaşılmanın derin bir konu olduğunu, kelimelerin yetersizliğini, zaman zaman ses tonumuzdaki çok ufak bir ayarlamanın bile, bizi anlatmak istediğimiz mesajdan farklı şeylerin karşı tarafa ulaştığını hesaba katmak işimize gelmiyor.

Zaman çok hızlı akıyor ve her şey gibi etkileşimi de tüketiyoruz. Fakat bu sefer balta taşa çarptı.

Sosyal medya dediğimiz şeyin, medyanın sosyalleşmesi olduğunu anladık.

İnanıyorum ki uzak değil, önümüzdeki on yıl içerisinde, gerçek etkileşimi, dürüst bir şekilde tetikleyen Facebookvari bir girişimin içerisinde yer almak için can atacağız ve Facebook hesabımızın aktif olması da itibar hanemize eksi puan yazacak.

Kendimizi daha iyi ifade etmenin tek bir yolu olduğunu biliyorum, o da; başkalarının sizin için ne ifade ettiğini ‘doğru-dürüst’ bir şekilde anlamak.

Metro’da bir hanımefendiye yer verirken, ‘- Hanımefendi bakar mısınız? Lütfen siz böyle buyurun’ diyemediği için yer vermekten çekinen çok fazla kişi biliyorum.

Ve gittiği lokantada hesap istemek için sağırların bile aklına getiremeyeceği kıvraklıkta işaret dili kullanan kişiler… Konuşma konusunda hiç bir sıkıntı yaşamadıkları halde.

Garsonlara, ismi ile hitap edemeyen centilmenlere ne demeli. Çok ama çok fazla örnek var, maalesef.

Daha acısı,

En son,

Kime,

Ne zaman… Seni seviyorum dediniz?

Açıkça söyleyebilirim ki; bu soruya verilecek cevaptan dolayı, yüreğinde ince bir sızı hissetmeyen hiç kimsenin, kendi ifade sorunu yok.

Umarım yardımcı olabilmişimdir.

Arda ÖS

Konuşmacı

Yazar             

Neden dinlemiyoruz?

dinlemeBunun için düşünmeden söyleyebileceğim ilk madde tabii ki; – Farkında değiliz.

Evet, bunun farkında değiliz ve bunun farkında olmayarak neler kaçırdığımızı ve kaybettiğimizi de anlamıyoruz. Çocuklarımız bizimle az konuşuyor çünkü sadece canımız istediğinde onları dinliyoruz… Onlar her istediğinde değil. Bunu söylediğimde birçok yetişkin bana, onların isteklerinin sonsuz olduğunu, hiç bitmediğini ve hiç bitmeyeceğini söylüyorlar… Ve kısmen haklılar. Konumuz bu değil ama hemen uygulamaya koyabileceğiniz bir küçük teknik vermek isterim size… Dinlemekte ısrarcı davrandığınızda (kalpten dinlemekten bahsediyorum, dinliyor gibi görünmekten değil) hiç kimsenin sonsuza kadar konuşamayacağını da birinci elden deneyimlemiş oluyorsunuz… Çocukların bile.

– Dinlemenin ne demek olduğunu bilmiyoruz.

Duymak ile karıştırıyoruz. İşittiğimiz şeyleri, dinliyor olduğumuz gibi bir hatalı varsayımımız var. Zihnimizin buradaki yanılgısının yeniden düzenlenmesi gerekiyor. Bunu nasıl yapacağımızı bilmiyoruz ve duymak ile yetiniyoruz. Sadece işitmek, çoğu zaman tahmin edebileceğinizden çok daha büyük sorunlara neden oluyor ama… Konuşarak hallederiz… Ne dersiniz…?

– İletişimin etkili kısmının konuşmak olduğunu zannediyoruz.

Ve konuşmaya çalışıyoruz. Bilmiyoruz ki, dinlemeden konuşmak başımıza daha büyük iş açacak. Kelimeler, samimi bir iletişim için ideal bir icat değildir. Bazen içten bir dokunuş, bin kelime yerine geçer; bazen bir damla gözyaşı.

– Zannediyoruz, çünkü her şeyin en iyisini biz biliyoruz… Zannediyoruz.

Geldik işin en önemli olmayan ama en tehlikeli kısmına. Karşı taraf bir şey söylüyor, biz bir şey anlıyoruz, sonra bir şey demek istiyoruz, karşı taraf iyice hattan düşüyor fakat bizim hala bir şey ifade etme çabamız var, çünkü doğru anladığımıza inanıyoruz. Bilgili olmayı, ‘zan’larımıza borçluyuz. Herkes bilge. Daha iyi bir dinleyici olmak mı? Zannederim ben zaten en iyisiyim.

– Alık gibi gözükme alışkanlığımız var.

Dinliyormuş gibi yaptığımızda, aynada nasıl durduğumuzu tahayyül dahi edemediğimiz -ancak zannettiğimiz- için, alık gibi gözükmeye alışkınız ve neredeyse bağımlılık derecesinde bu duyguya tutkunuz.

– Dinlemenin, bizden kaynaklanacağı kısmını gerçekleştiremeyecek kadar benliklerimizden uzaklaştık.

Yetişkinlerin dinleme örneği gibi… Sabırsızlık değil sorun; düpedüz tahammül eşiğinin dengelenememesi. Ayar, olması gerektiğinden çok daha aşağı bir seviyede. ‘Çünkü hayat kısa, zaman akıp gidiyor’ bir metafor değil, gerçek halini almış. Gerçek olmadığı halde.

Sizi dinleyen biri olmasa da, siz iyi bir dinleyici olacaksınız. Tek kural bu. Aksi takdirde, birbirimizi anlayamayacağız, konuşsak dahi aynı dili, birbirimizin varlığından haberdar olmayacağız.

Doğan Cüceloğlu, dinlemek hakkında şöyle der; ‘Dinlemek, karşınızdakini var etmektir.’

Kısaca, varlığınızla yücelteceğiniz o kadar çok kişi var ki… Sadece sükut içinde anlattıklarını dinlemenizi bekleyen…

Elbet sizin de konuşacak ve söyleyecek çok sözünüz var, lafım yok. Ama iki kulak bir ağız, boşuna değil.

Sevgiler,

Arda ÖS

Yazar / Konuşmacı

İpe sapa gelmez telefon hayatımız

250x250Toplantıdayım seni birazdan arayayım mı?

Hadi canım sende. Ben bu durumu, ‘- Tuvaletteyim…’ diye karşılık vermekle eş tutuyorum. Siz tuvaletteyken telefonu açar mısınız? O halde toplantıda niye açıyorsunuz?

Çok meşgulüm

E bu kafayla rahat olmak zor zaten hala anlamamış olman da şaşırtıcı değil. Eğer bir daha size ‘- Çok meşgulüm…’ diyen birisini görürseniz, şunu aklınızdan çıkartmayın; aslında söyleme çalıştığı şey kendi meşguliyeti değil… Sizin gereksizliğiniz… Ne yani, CEO toplantıya çağırdı da, ona da mı? ‘Kusura bakma çok meşgulüm şimdi…’ diyor zannediyorsunuz. O yiğitler taze tükendi ama… Gene de depodan bir bakayım ben.

Telefonu duymamışım.

Telefon çalmış ama tam o sıra bende geçici bir sağırlık oluştu işte hay aksi. Şimdi her şeyin düzeldiği için tam da yaradana şükran içindeyken bir baktım ki sen aramışsın.

Süpermarkette kasada bekliyorum de, yetişemedim de, sessize almışım ama geri almayı akıl edecek akıl bende ne arar de… Ama duymamışım deme. Komik değil alık bir durum. Deme bunu deme işte.

Sesinizi alamıyorum…

Bu çok nadir de olsa bizzat kullandığım ve diğerlerine göre ‘en’ kullanışlı seçebileceğim saçmalamaların en saçması. Tam işime gelmeyen bir konu üzerinde seyretmekteyiz ki… Çotanaaaak… sesinizi tam alamıyorum. Alo Buket Hanım, beni duyuyor musunuz? Alo… Buket Hanım. (Bu arada fonda Buket abondone… Ama bir şeyler söyleme telaşında) Buket Hanım, sesim geliirmü.

Iıııı Banu Hanım şu an yerinde değil, size ben yardımcı olayım…

Bak şimdi. Öncelikle Banu nerede? Hasta? MİT aldı? Uyuya kaldı? İşten atıldı? Yoook. İlla ben yardımcı olacağım.

Yahu ben belki Banu’ya evlenme teklif edeceğim, onun için aradım. Ne yani illa seninle mi evleneceğim. Allasen…

Müberra Hanım’a sizi aktarmadan önce biraz bekleteceğim… Iıııııh Müberra Hanım yerinde yokmuş, kim arıyordu pardon.

Bak şimdi. Sen baştan sorma ilk soracağın soruyu, Müberra’ya bağlan sana ‘Kim ki o …?’ desin, Sen, onu soracak, nerde bende o akıl diyeme, bana dön de ki, Müberra yerinde değil, sizin numarayı alayım falan diye top çevir. Ben de yedim çok sağ ol.

Size dönelim…

Niye, dönerci misiniz? Bak, hakikatten bir gün soracağım bunu ve o gün yaklaşıyor.

Ve daha sürüsüne bin bereket…

Saygılar,

Arda ÖS

Hey İnsan Kaynakçıları…!

qualiaAslına bakarsanız, benim işim de bu fonksiyonun bir kolu olan ‘eğitim’. Zaten tam olarak burada ayrılıyor yollarımız, fikrimiz, gönlümüz…

Eğitim, insanı ‘kaynak’ olarak gören bir bakış açısı çalışır mı hiç…?!? Derim, demişliğim vardır, demişimdir, fikrim ve zikrim de bu yöndedir.*

O yüzden, kafaca dediğim, felsefece anlaşabildiğimiz bir elin sayısını geçmeyecek insan kaynakçı hariç, pek aram hoş olmamıştır insan kaynakçılarıyla.

Çünkü;

Seçme ve yerleştirme ile başlayalım. Ne seçmesi ne yerleştirmesi. Yok öyle şey. Bunu adı işe alım bölümü. Seçme ve yerleştirme işin kisvesi. Seçildiğini zanneden aday, yok onla görüş, yok bunla görüş, o bey gelsin tatilden bir de onla görüşeceksin, bir de amiriniz şu hanım onla da sizi görüştürmek isteriz. İnsiyatif kelimesinin bozuk para gibi harcandığı giriş kapısı. Daha film başlamadı ha, makara sarıyoruz. Ne o, iş görüşmesi.

Bu sebepten dolayı, üniversitedeki seminerlerimde konu eninde sonunda işe giriş görüşmelerine geliyor. Ne işe başvuran biliyor ne yapacağını ne de alacak olan. Dışarıdan görünen bu, böyle. Yetkinliği ilanla birebir örtüşüyor fakat başvuruyu ne değerlendiren var, ne çağıran var ne soran ne arayan.

Audit geldiğinde fatura girdiye çıktıya bakıyor. Lakin yok bir bakan, bu adamı aldınız ama başvurular arasında bir de bu vardı, neredeydi aklınız o zaman diye hesap soracak… Nerdeeeeee.

E bir de hadi seçtim veya seçeceğim dediğin kişi için beş bin adamdan görüş alırsan ne kriter kalır ne politika ne prosedür. Sonunda bunu beğendik olur iş. Neden? İşte eyle…

Bu arada, son duyumlarıma göre bir ilaç şirketi MT pozisyonuna başvuran herkesi kısım kısım çağırıp, şirketi, daha önce bu pozisyonda görev yapanları anlatıyormuş. Hem de hafta sonu. Ardından, bakın durum bu, belki farkında değilsiniz ama başvurunuzun yürüyeceği patika da bu… Demeye başlamış. Eh nihayet yüreğimize su serpildi.

Fakat bu uygulamalar o kadar az ki… Cımbızla çekip çıkardım, çünkü; e sende hep eleştiriyorsun olmasın diye.

Burası yazsak masal olacak. Ve benim de çok lafım var. Neyse…

Gelelim, organizasyon ve gelişim bölümüne? O mu ne? Daha bu bölümün olmadığı o kadar çok ‘kurumsal’ organizasyon var ki… Ohoooooo.

İnsan Kaynıyor ama ne organizasyonu ne gelişimi. Bu bölüm, çalışan sayısı 15+’dan başlar ucu da açıktır. Biz de hala 100+ kişi çalışanı olup, organizasyon gelişim mi diyen yapılar kaynıyor ne diyorsunuz.

Yapı büyüyünce kriz çıkıyor. Sen de direktör, ben diyeyim genel müdür yardımcısı, o desin, yönetim kurulu üyesi, bir başkası da, bölüm başkanı. Ona bu arabayı verelim, büyüsün sonra da şuna geçer. Şuna da bu.

Al sana taksimat. Biraz finans bölümü biraz idari işler, biraz patronaj kafa tamam al sana Organizasyonel Gelişim.

Ha bu arada, işi beceremiyor diye değişen insan kaynakları müdürü… Müdürlerinin de hakkını yemeyelim. Çanların sesini ilk onlar duyuyor ama… Organizasyonel gelişim başka kafa gerektiriyor.

Beş kişi ile iş kolay. Büyümezsen yok olacaksın. Mecbur, yapı büyüyecek. Ama beş kişiyi yönetir gibi 50 kişiyi yönetmeye kalktığında… Olmaz işte.

İç iletişime ne demeli. Yahu bırak şimdi iç iletişim ne sen de safi zararsın. Bir de iç iletişimci mi alacağız.

Alacaksın tabi. Hatta elin Amerikalısı, o iç iletişimciyi yetiştiriyor, organizasyonun kılcal damarlarına kadar nerede ne olduğunu bilen iç iletişimciyi insan kaynaklarının başına koyuyor yaaa.

Biz de, bir iki dergi çıkartsın bir komite, hadi piknik hem de zoraki, daha iyisi haftada bir happy hour… Al sana hem iç hem iletişim… Daha ne.

Ücretlendirme… mi dedi birisi… Duyamadım. Ha sanki bir de sosyal hak falan mı dediler… Ne yahu duyamıyorum bir türlü.

Ve eğitim… Olmuş sana yıllık seminer düzenleme, takvimlendirme ve seminerlerin ücretlerini bütçeye göre optimize etme bölümü. Öğrenim… O ne. Gelişim… Bahsettik. Yetkinlik… Kaç…

Üstelik bizim adamlar hepsini biliyor. Zaman yönetimi falan, liderlik kitaplarından biliyorlar sen ne diyorsun, ileri satış teknikleri ben sana anlatayım… Ama ne hedef tutar, ne zaman, ne skor. Goller hep bizim kalede…

Velhasıl, diyorum ki bu kaynağın ömrü doldu.

Çünkü şunu anlamanın zamanı şimdi. Kişi bir kaynak değil, değerdir. Bu değer, kopyalanamaz, yetenekleri gelişime tabi ve çeşitlilik prensibine göre ortaya çıkar.

Bu değeri ortaya çıkartacak standart bir yöntem ve uygulama bize zaman işletmeye de para kaybettirir.

Ve gene diyorum ki, bizden sonrası için çalışmayacak sistemlerin aktarıcısı olmak yerine, örnek olabilecek bir yapılanma için… Artık özeleştiri zamanı.

Çünkü bunu yapabilecek kaynaklara, bilgiye ve tecrübeye sahibiz.

Böyle geldi, böyle gitmeyeceği de belli. Hangi kuşak Y kadar tartışıldı şimdiye kadar.

Hey insan kaynakçıları… Artık değişim zamanı!

*Eğitim: İnsan bir ‘değer’ olarak kabul edildiğinde, öğrenime dönüşebilecek yolları geliştirebilir. Tek başına mı? Hayır, değerli insanlar ile birlikte…

Eğer İnekten Yönetici Olursa…

inekNot: Bir makale notla başlayabilir mi sorusunun cevabını okuyorsunuz. – Hatta bu cümle ile bu cevap verildi ve bitti.

Not II: – Yüzünüzde hoş bir tebessüm varsa, keskin bir mizah yeteneğiniz var demektir, yoksa telaş etmeyin ve ilk notu tekrar okuyun.

Not III: Yazarın tembelliğini yüzüne vurmayın ve her cümlenin başına, içinizden başlığı okuyarak başlayın. Yani yazarımız biraz tembel.

Not IV: Bir makaledeki notların bittiğini bir notla bildirilebilir mi? Sorusunun cevabını okudunuz.

….. Her ne yönetiliyorsa kendi halinde bir seyir izler. Çene çok çalışır fakat seyir aktivitesi devam eder. Seyirden sefer anlamayın. Sadece seyretmek. Seyreyle gönlüm diyarı.

….. Organizasyonun hareket kabiliyeti sekteye uğrar. Hareketsiz kalır demiyorum, o kadar ağır hareket eder ki, en ufak ve önemsiz değişiklikler için bile seneleri feda etmek durumunda kalırsınız.

….. İç müşteri memnuniyetinin yerlerde seyretmesi bir kenara dursun, İsviçreli bilim adamlarına dahi gerek kalmadan, memnuniyetsizliğin magmaya kadar uzayabilecek bir seyirde olduğunu rahatlıkla anlayabilirsiniz.

….. Sorunlar organizasyonun sorunlarıdır, para varsa her şey halledilir, kişiden kaynaklıysa kişi değiştirilir. ‘Değiştirilir’ dediğimiz garip bir illüzyon yaratılmasın, bir başka kişi ile…

….. İhtiyaçlar kişisel değildir, kişiden kaynaklanmaz, kişiye göre hareket edilmez. Eğer organizasyonun buna ihtiyacı varsa halledilir.

….. Herhangi bir sorunun çözümü için değil, bu sorunun paylaşılması, büyütülmesi, zenginleşmesi için çok fazla yol, yöntem, yordam yaratılabilir ve yaratılmalıdır da.

….. Toplantıların çok fazla olmasının ardında yatan gerçek nedenin, yapılan şeyleri bir anlama büründürme mücadelesi olduğunun ortaya çıkması, kimseyi rahatsız etmez.

….. Bunu anlamanız çok sürmez. – Çok sürmezin göreceli olduğunu anlamışsınızdır. Bu genellemenin istisnaları elbette mevcut ve hakları saklıdır.-

….. Çiçek göndermeniz çok makbule geçer.

Neyse çok uzatmayalım.

İstemem ki bu yazıyı okuyup alınan, kırılan darılan biri olsun. Zaten böyle bir şeyi de üstüne alıyorsa… Bunu kendimce sorun edinemeyeceğim.

Fakat gene istemem ki… Böyle bir şey de olur mu canım? Diye düşünmenizi.

Olmaz elbette olmaz… da.

Gene de büyük konuşmamak lazım, kim bilir…?

Eğitim ve strateji

strateji_kEğitim dediğimiz şey, stratejik bir öğrenim yatırımıdır. Buna ancak kırklı yaşlarımda, bu sektörde on iki yıldan fazla dirsek çürütüp kafa yorduktan sonra vakıf olabildim. Aslında ilk başta kulağa komik geliyor. Fakat bana inanın, değil.

Eğer bunu liseli yaşlarımda anlamış olsaydım, hava harp okuluna gidip, pilot olma yolunda, şu an beni tam olarak tatmin etmeyeceğini bildiğim ama o zamanlar tek hayalim olan bir hayat tarzının içinde kaybolacaktım.

Yok, bunu yirmili yaşlarımda anlasaydım, İngiliz bir rock grubunun davulcusu olmak adına (nedense İngiliz rock grupları beni daha çok kendilerine çekiyor, daha asil geliyor) stüdyoya kapanıp, hayatımın otuzlu yaşlarına gelmeden İngiltere’ye yerleşip bir bağlantı aramaya çalışacaktım. İngiltere’de bir müzik okulu da fena olmazdı tabi.

(Dikkat ediyorsanız yaş ilerledikçe projeksiyonların çılgınlık katsayısı diyebileceğimiz ayakları yere basma hali yavaş yavaş kayboluyor. Buna bir nevi panikleme de diyebilirsiniz).

Eğer bu fikri, otuz beşli yaşlarımda anlamış olsaydım da… Aşağı yukarı şimdikine benzer bir idealim olacaktı: DÜNYAYI DEĞİŞTİRMEK…

Bu aslında mizahi bir yazı değil ama yüzünüzdeki tebessümü görebiliyor gibiyim.

Asla Yalnız Yeme adlı eserin yazarı Ferrazi şöyle der;

‘Akıl hocalığı yaptığım biri de olsa, beraber çalışacağımız biri de olsa, biri ile ilk tanıştığımda o kişiyi harekete geçiren unsurları anlamaya çalışırım. Genellikle üç sonuç çıkar; 1- Paza kazanmak, 2- Sevgili bulmak, 3- Dünyayı değiştirmek. Gülüyor musunuz? En derin arzuların su yüzüne çıkması karşısında çoğu kişi aynı şeyi yapar…’

Peki nasıl? Aşaması bu işin kilit noktasıdır.

Cevap şu; Stratejik bir şekilde…

Bu, aslında bir dizi sorunun, belirli bir mantık dizlimi ile yanıtlandıktan sonra (yanıtlanamayanlar için başka sorular bulunmalı, cevaplar veya bahaneler değil) önceliklerin sıralananarak eylem planları haline, oradan da derin hedeflere dönüşmesi.

Bunu, eğitim ile kazanabilmeniz mümkün. Fakat ancak öğrenim ile hayata geçirebilirsiniz.

Strateji; ne yapacağınızı -BİLEMEDİĞİNİZ- zaman, yapmanız gereken şeyin ne olduğunu – ÖNCEDEN- çalıştığınız şey, belirlediğiniz nokta veya yanılma payınızın en düşük olduğunu bildiğiniz harekete geçme noktasıdır.

Sözü çok uzatmaya gerek yok. Bu bir öğreti veya teori falan değil, hayatın içinden çıkmış, yaşanmış olaylar zincirinden elde edilmiş bir öğrenimdir. Bu ancak, eğitim ile mümkün olabilir. Çünkü eğitim ile bilgi aktarmak işin zor kısmıdır. Kişinin öğrenebileceklerini ve sonrasında bununla keşfedebileceklerini göstermek ise, stratejik kısmı. Eğitim ve strateji birbirinden ayrılmaz ve aslına bakarsanız, bizim önemini çok sonralarda kavrayabildiğimiz geleceğimiz açısından, hayati önem taşıyan bir ikilidir.

Çünkü birçok şey için geç kalmış olabilirsiniz fakat şu an oturup; neyi öğrenmek istediğinize verilecek kararı değil. (Şu anda bildiğinizin ne olduğu hiç önemli değil, önemli olan nokta şu; bildikleriniz size ne kadar tatmin edici bir hayat sağladı, önemli nokta bu.)

Zaten en başında ne demiştik. Eğitim, stratejik bir öğrenme yatırımıdır.

Ha tüm okuduklarınızdan sonra kafanız biraz karıştıysa… Hala şans var demektir. Karışmadıysa, iki sonuç çıkar, ya dikkatinizi okuduğunuz şeye tam veremediğiniz için anlamadınız ya da, siz stratejik bir yatırım yapmışsınız, ancak bu öğrendiğinizi nasıl değerlendirebileceğinizi henüz keşfetmemişsiniz.

Teşekkürler,

Arda ÖS Konuşmacı / Profesyonel Koç

Daha iyi bir ilk intiba için işinize yarayacak 5 tavsiye

ilkintiba_kİlk intibanın öneminin doğru anlaşılmadığını düşünüyorum. Şu ilk intiba ile ilgili meşhur anonim söz ; ‘İlk intibada ikinci bir şansınız olmayacak.’ durumun önemini yeterince anlatıyor. Bunun sebebi önyargılarımız değil, zihnimizin işleyişi.

İlk intiba dediğimiz şey, karşı taraf hakkında hangi zeminin üzerine işlem yapılacağına karar verilme aşamasıdır. Önemlidir, çünkü bu karar tekrar tekrar verilmez. Bir kere verilir ve çok ama çok nadiren sonradan yeniden düzenlenebilir.

Sağlıklı gelişen karşılıklı etkileşimde bu zeminin, samimi olması, güven verici ve olumlu olması hayati derecede önemlidir.

Çünkü; samimi olmadığınız konusunda, karşı tarafın geliştireceği bir yargı, diğer yargıları da etkileyecek ve muhtemelen bu etki de olumsuz yönde olacaktır.

Güven verici tutum da öyle. Size güvenip güvenemeyeceğim hissiyatı ilk intibada saniyeler içinde inşa edilir. Hızlı inşa edilmeli ki, eğer güven duymayacaksam, önlemimi almaya başlayayım.

Ve olumlu olması. Kişiler, kendilerini iyi hissettirmeyecek kişiler ile gerçekçi ve derin bir iletişim kurmayı tercih etmezler. Hatta bu çıtayı şöyle de yükseltmek mümkün; iletişim kurmayı tercih etmeyeceklerdir.

Şu söylediklerimin uygulamaları çok işinize yarayacak;

1- İçten bir gülümseme, oyunu değiştirir. Tebessümün sihirli bir etkisi vardır. Eğer yağmurlu bir ruh halindeyseniz, yüzü gülümseyen, tebessüm dolu bir merhaba güneşin açmasını sağlayabilir. Ve bu içten geliyorsa, sizi de gülümsetecektir. Gülümseme ne kadar içten olursa, o kadar gerçek olduğu bilgisi aklınızda bulunsun.

2- Dinleyin… Bir şeyler anlatmaya değil, bir şeyler dinlemeye çalışın. Hem daha az enerji sarf edeceksiniz hem de farkındalığınız, karşınızdakinden daha yüksek bir seviyede gerçekleşebilecek. İlk intiba dediğimiz şey hızlı bir öğrenme oyunundan ibaret; daha çok konuşan mı çabuk öğrenir yoksa daha çok dinleyen mi?

3- Yansımalara dikkat… Neyi yansıtırsanız o size geri döner. Bu yüzden karşı tarafa güven verin. Elini doğru şekilde sıkın. Konuşurken gözlerinin içine bakın. Kısa, net ve kendinizden emin bir duruşunuz olsun. Kambur duruş -farkında olmadan- zayıf bir tokalaşma, tereddütlü bilgiler, pasif duruş, kim olursanız olun… Sadece bana değil, kimseye güven verici gelmeyecektir.

4- Kendiniz hakkında kafanızdaki imaj çok önemli… Bugün hiç zevkli giyinmemiştim. Kendimi bugün hiç iyi hissetmiyorum. Ceketimdeki ufak leke görünmüyor gibi… Yok acaba fark ediliyor mu? Keşke bu ayakkabıları giymeseydim. Ter mi kokuyorum acaba…?

Bir kişi ancak bu kadar kendini sabote edebilir. Bu iç konuşmalar ve kendi hakkında yukarıdaki ve daha detaylı kafanızdaki olumsuz yargılar, kendinizi doğru ve en önemlisi, doğal bir şekilde takdim etmenizin önündeki en büyük engellerdir. Çünkü bir şekilde zihniniz o ufak lekede, uyumsuz ayakkabıda, rengi takıma uymayan mendilde falan. Ama tam olarak karşı tarafta değil.

5- Siz neyi nasıl düşünüyorsunuz? Hiç kendinizi ilk intibayı yaratma aşamasında incelediniz mi? Sizin için önemli olan ne? Karşı tarafta neye takılırsınız? Sizi etkileyen şeyler ne olur? Gibi gibi…

Şu kural şaşmaz; Değerlendirdiğiniz ölçü ne ise, size de aynısı uygulanır.

İlk intiba, bizim çok kendiliğinden gelişmesine izin verdiğimiz ama değerinin çok doğru anlaşılmadığı bir gözlem ve karşı tarafı değerlendirme şeklidir.

Ve sadece kişiler arasındaki etkileşim ile sınırlı değildir.

Devamı için takipte kalın…

Arda ÖS Konuşmacı / Profesyonel Koç